035  Kalbin tasfiyesi (Arıtılması)


Değerli Kardeşim,

Önceki yazımda insanın olgunlaşma sürecinin iki önemli aşaması olduğunu bildirmiş ve o makalemi Nefsin Tezkiyesi (temizlenmesi) konusuna ayırmıştım. Bu yazımda da Allah'ın izniyle Kalbin Tasfiyesi (arıtılması) üzerinde duracağım.


# Kalbin tasfiyesi

Kalbin tasfiyesi demek, kalbin her türlü manevî hastalıklardan temizlenerek bütün kötülüklerden arındırılması ve sonra da Muhabbetullah ile kuvvetlendirilip onun Halık'ına bağlanmasının sağlanması demektir.

Böylece kalbde "iman"ın vicdanileşmesi, yani gerçek ve kesin bir inanç haline gelmesi sağlanmış olur. Artık bu aşamaya geldikten sonra, zihindeki "Acaba?"lar, kalbdeki kuşku ve tereddütler ortadan kalkar, hiç kimse ve hiçbir şey o kişiyi imanından döndüremez.


# Kalbin manevî hastalıkları

Kalbin manevî hastalıkları çoktur.

Fakat bunların en başında onun, nefsin keyf ve zevklerine, arzu ve isteklerine tutku derecesinde, taparcasına bağlanması, kısaca benliğini ilâh edinmesi gelir. Bağlılık derecesine göre kişinin kalbindeki bu sahte ilâh, kalbi o kadar işgal eder ki, gerçek yaratanı olan Allahü Tealâ’nın tecellilerine yer kalmaz. Rabbini hiç hatırlamaz olur.

Kalbin, mal, mevki, çeşit çeşit yiyecekler, çeşit çeşit elbise ve ziynetler, gezme, eğlenme, şehvetlerini doyurma gibi çeşitli dünya zevklerine ve dünya nimetlerine düşkünlüğü; dünyasına da ahiretine de yaramayan boş iş ve sözlerle zaman öldürme gibi tutkuları; kibir, kin, nefret, suizan, kötü niyet, hasetlik, tamahkârlık gibi kötü huylarının hepsinin altında yatan ana sebep, kalbin, bu "benliğini ilâh edinme" olgusudur.

Böyle bir insan, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etmediği sürece, Rabbi huzurunda namaz kılarken bile kalbinde hep bu sahte ilâhların tecellileri, yani dünya düşünce ve görüntüleri bulunur. Çünkü kalb manen onlara bağlıdır.


# Kalbin tasfiyesindeki iki aşama

Riyazet ve mücahede ile, yani Allahü Tealâ’nın yasakladığı, haram kıldığı bütün işlerden uzak durulup, buyrukları harfiyen yerine getirildiği zaman, bir başka ifade ile ahkâm-ı şer'iyeye dört elle sarılındığı zaman, bu nefsin arzuları yavaş yavaş azalmaya ve gönüldeki bu sahte ilâhlar yavaş yavaş silinmeye, yok olmaya başlar. Böylece kalbin temizlenmesindeki ilk ve en önemli aşama sağlanmış, nefsin tezkiyesi tamamlanarak kalbdeki etkisi yok edilmiş olur.

İkinci aşamada ise kalbin, insanın gerçek Rabbi olan Allahü Tealâ’nın tecellileri, O'nun sevgi ve muhabbetiyle doldurulması gelir. Bu da ancak "zikir", yani kişinin her an Rabbini hatırlaması ile sağlanır.

“Her vakit Allahü Tealâ'yı zikretmek lâzımdır. Kalbde başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır.” (İmam-i Rabbani)[1]

Kalbin, Rabbini hatırlamadan geçirdiği hallere, gaflet denir. Kalb, bir an bile gaflet halinde olmamalıdır.


# Bir aşk hikâyesi

Değerli Kardeşim,

Gençlik yıllarımda, iyi görüştüğüm, sık sık bir araya gelerek hoşça vakit geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. İsim vermeye gerek yok. Anlatacağım olay gerçek ve yaşanmış bir olaydır. Bu arkadaşım bir ara mahallemizdeki bir kıza ilgi duymaya başladı. Bu, başlangıçta, her gencin başına gelebilecek basit bir ilgi idi. Bir gün gördüm ki saatin camını çıkarmış, camın iç kısmına bir kalb yapmış, içine de bu ilgi duyduğu kızın adının baş harfini yazmış. Neden böyle yaptığını sordum. Bana, her saate bakışımda onu hatırlayayım diye, cevabını verdi. Gerçekten de bu hatırlamalar onun kalbinde o kızın sevgisini öylesine perçinledi ki bir süre sonra o kıza aşık oldu. Halbuki kız, öyle pek güzel bir kız da değildi. Fakat gönül kimi severse, güzel odur. "Sevgi ile bakır altın olur." Ve bu aşk, sonuçta, mutlu bir evlilikle noktalandı.

Gerçekten de sevdiğinin sık sık hatırlanması, kalbdeki sevgiyi pekiştiriyor. Sevilene olan "gönül bağını" kuvvetlendiriyor. Ve bu hatırlamalar durmadan tekrarlanırsa, zamanla, gönüldeki bu sevgi bir aşk, bir "tutku" halini alıyor. Dünya mallarına, mevkilerine, keyf ve zevklerine olan bağlılıklarımız da aynı şekilde, durmadan onları düşünmek sure]tiyle, zihinlerimizi her] an işgal ederek sabit fikirler ve tutkular haline gelmiyorlar mı? Görme ve hatırlanma olmaz ise, gönüllerdeki en kuvvetli sevgi bağları bile zamanla yok olup giderler.


# Muhabbetullahın, zikirle yeşerdiği unutulmamalı!

İşte o sebeple, Değerli Kardeşim, kalbde Allah sevgisini, muhabbetullah'ı yeşerten ön önemli faktörün, zikir, yani Rabbini hatırlamak olduğu unutulmamalı ve "zikir", hiçbir zaman terk edilmemelidir. Ve evde, yolda, işte, yürürken, çalışırken, yerken, içerken, eğlenirken, otururken, yatarken, kalkarken, kısaca her vesile ile, Allah (c.c.), çok hatırlanmalıdır.

Ayet-i kerimede:

"İyi biliniz ki, kalbler, Allahü Tealâ’nın zikri ile itminana, rahata kavuşur." [Rad, 30] buyrulmaktadır.

Hadis-i şerifte de:

"Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir." [Beyheki] buyruldu.

Tekrar hatırlayalım, Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin bildirdiğine göre,

"Zikrin efdali, Lailahe illallah, demektir.” [Tirmizî]


# Zikrullahın fayda sağlaması için önce haramlar terk edilmeli

Ancak zikrin, yani Allahü Tealâ'yı hatırlamanın, kalbi tasfiye edip kalbde muhabbetullahı yeşertmesi için, önce kalbin dünya muhabbetini, haramları terk etmesi lâzımdır.

Beyheki'nin bildirdiği hadis-i şerifte:

"Lailahe illallah diyen, dünyayı dinden üstün tutmadıkça, azaptan kurtulur. Dini bırakıp dünyaya sarılırsa, kelime-i tevhit söyleyince, Hak Tealâ, yalan söylüyorsun buyurur." denilmektedir.

Taberani'nin bildirdiği bir hadis-i şerifte de:

"İhlâsla Lailahe illallah diyen cennete girer. İhlâsla söylemek, söyleyeni haramlardan alıkoymaktır." buyrulmuştur.


# Olgun bir imanın esası, dünya sevgisini kalbden çıkarmaktır

Değerli Kardeşim,

Bu iki Hadis-i şerif dikkatle incelenir ve üzerinde düşünülürse, imanın ve imanın nuru olan Allah sevgisinin kalbe tamamen yerleşmesinin, bir başka deyimle, bir kişinin kâmil bir iman sahibi olmasının, haramlardan uzak durmasına, dünya sevgisini kalbinden çıkarmasına bağlı bulunduğu anlaşılır.

Yalnız burada hatırlatmakta yarar görüyorum. Dünyalığa sahip olmak başka, "dünya sevgisi" başkadır. Hatırlayacağınız gibi cennetle müjdelenen Sahabe-i kiram Efendilerimizin bir kısmı oldukça zengin idiler. Ama onların kalblerinde zerrece bir mal ve dünya sevgisi yoktu. Birçoğu, ihtiyaç olan durumlarda, dini mübin ve Allah rızası için mallarını hiç tereddüd etmeden harcadılar. Ve bugün zamanımızda nice zenginler vardır ki, korkunç bir mal birikimine sahip oldukları ve artık hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığı halde, kalbleri hâlâ korkunç bir mal ve dünya sevgisiyle doludur. Bir ihtiyaç sahibi kendilerine el açsa "Allah versin" deyip başlarından savmaya çalışırlar. Burada kınanan husus, dünyalık değil, dünyaya ve dünyalığa sevgi beslemek ve dünyasını dinine tercih etmektir.

Demek ki zikirden kalbimiz adına bir fayda sağlayabilmek için, önce, nefsin tezkiye edilmesi, kalbdeki haram işlere karşı olan muhabbetin ortadan kalkması gerekmektedir. Ancak ondan sonra, zikrin, kalb üzerindeki etkileri görülmeye başlar.


# Kalb, bir an bile gaflette olmamalı!

Allahü Tealâ, kendisini çok hatırlayan kişilere büyük mükâfatlar vaat etmektedir. Ayet-i kerimede :

"... Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınların, günahları affolur ve büyük mükâfat verilir." [Ahzab, 35] buyrulmaktadır.

Şüphesiz bu mükâfatların en güzellerinden biri, dünyada, kalbde "muhabbetullah"ın yeşermesi ile kişinin hayvanî sıfatlardan arınarak kâmil insan olma mutluluğuna ermesi, diğeri ahirette cennet ve cennette "rüyet" (Allahü Tealâ’yı görmek)'tir. Bazı kaynaklara göre, insan, dünyada Rabbini ne kadar anarsa, ahirette de O'nu o kadar görecektir. Ayet-i kerimede:

"Kim beni anmaktan yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz." [Taha, 124] buyruldu.

Büyük alim ve mutasavvıflarımız, kalbin, Rabbinden bir an bile gafil olmamasını, hep zikir halinde olmasını tavsiye ediyorlar.

Ancak bu güçsüz kardeşiniz gördüm ki pratik olarak bunu gerçekleştirmek çok zor bir iştir. Ve şunu anladım ki, burada, kalbin bir an bile gaflette olmamasından maksat, kişinin kalbini sürekli denetim altında tutarak, herhangi bir günaha meylettiği zaman Rabbini hatırlayıp bundan vazgeçmesi, eline bir nimet geçtiği zaman Rabbini hatırlayıp şükretmesi, başına bir musibet geldiği zaman Rabbini hatırlayıp ona sabretmesidir. Yani her olay ve durumun, kendisine Rabbini hatırlatmasıdır.


# Dinin hükümlerini yaşamak zikirdir...

İmam-ı Rabbani hazretleri, “Zikir demek, kendini gafletten kurtarmak demektir. Zikir, yalnız kelime-i tevhidi söylemek ve tekrar tekrar 'Allah' demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, "zikir" olur. O halde, şeriatın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak, hep zikirdir. Şeriatın emirlerini gözeterek yapılan alış veriş zikirdir. Şeriate uygun olarak yapılan nikâh, talâk (boşanma) zikir olur. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sahibi hep hatırlanmaktadır. Yani gaflet gitmektedir. Şu kadar var ki, Allahü Tealâ’nın isimleri ve sıfatları ile yapılan zikir, çabuk tesir eder ve sevgisini hasıl eder ve çabuk kavuşturur. Emirlere, yasaklara yapışmakla hasıl olan zikir, böyle değildir.”[2] buyuruyor.

Bu sözlerden de açık bir şekilde anlaşılıyor ki Allahü Tealâ’ya inanarak O’nun gönderdiği şeriatı bütün incelikleri ile yaşamak, yani dinin buyruklarına uymak ve yasaklarından kaçınmak, başlı başına bir zikirdir. Bununla birlikte Allah (c.c.)’ın adı ve sıfatlarıyla ve kelime-i tevhit ile yapılan zikir, Allahü Tealâ’nın sevgisine daha çabuk kavuşturmaktadır insanı. Bir başka anlatımla Allah (c.c.)’ın adı ve sıfatları anılarak yapılan zikirle kalbde iman nuru daha çabuk parlamakta ve insan, iman-ı hakiki mertebesine daha çabuk ulaşmaktadır. Dolayısıyla kalbde marifetullah daha çabuk hasıl olmaktadır.


# Kalbin tasfiyesiyle, kalbimiz Allahü Tealanın tecelligahı olur

Eğer biz samimiyetle Allahü Tealâ'nın yasakladığı zina etmek, anaya babaya karşı gelmek, yalancı şahitlik yapmak, faizle para alıp vermek, alkollü içki içmek, kumar oynamak, rüşvet almak gibi Allahü Tealâ'nın yasakladığ işlerden uzak durur; namaz kılmak, oruç tutmak, helâlinden yiyip içmek, kanaat etmek, sabretmek gibi buyruklarını da yerine getirirsek, nefsimiz temizlenir. Zaman içinde kalbimizdeki nefsin arzularına ilişkin dünya görüntüleri silinir, yok olur gider. Böylece kalbimizde "Lâ ilâhe" (başka ilâh yoktur) sözünün anlamı gerçekleşmiş olur.

Bir yandan bunları yaparken diğer yandan da her vesile ile Rabbimizi hatırlar, günlük işlerimizde Rabbimizden gafil olmaz, günlük virdlerle sürekli Rabbimizi anarsak, zamanla Allahü Tealâ’nın zikri ve muhabbeti kalbimize yerleşmeye başlar. Kalbimiz Rabbimizin sevgi ve muhabbetiyle dolar. Namazlarımızı artık, Rabbinizi görüyormuş gibi kılmaya başlarız. Her işimizde Rabbimizi daima yanımızda hissederiz. Ve zamanla kalbimiz, Rabbimizin tecelligâhı olur. Hadis-i Kudsîlerde:

"Kulum ne vakit beni hatırlayıp anarsa, onunla birlikte olurum. ..."

"Yere göğe sığmam, mümin kulların kalbine sığarım"

"Mü'minlerin kalbindeyim"

buyruldu.

İşte böylece Allahü Tealâ'nın zikrinin ve muhabbetinin kalbde devamlı bir hal almasına, bekâ hali denir. Bununla kalbde, "illallah" (ancak Allah vardır) sözünün anlamı da gerçekleşmiş olur.

Böylece kalbimizde "Lâilâhe illallah" kelime-i tayyibesinin anlamı tamamlanarak tevhit inancı hasıl olmuş ve kalbimiz sahte ilâhlardan kurtularak, tek olan, her şeyi yoktan var eden, eşi, ortağı ve benzeri bulunmayan gerçek ilâhına kavuşmuş olur. Böyle bir kalb, artık mutmain bir kalbdir. Böyle bir nefis de artık imana gelmiş, Rabbinden razı ve mutmain bir nefistir.

Rabbimiz hepimizi böyle imanlı, doyumlu ve huzurlu kalblere sahip kullarından eylesin.

Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş


-------------------------
(1) Dini Terimler Sözlüğü, Cilt 2, s.315
(2) GÜMÜŞ, M. Sıddık (Ed.), 1993. Tam İlmihal Seadet-i Ebediye, 55.Baskı. s.885. Hakikat Ltd. Şti.Yay., Darüşşefeka Cad. No:57/A, Fatih, İstanbul.