030  Edep ya Hu!...


Hep dikkatimi çekmiştir... Tasavvuf eğitimi veren kurumların girişlerinde, ya da herkesin dikkatini çekecek bir yerinde, "Ya Rabbi, bizleri edep sahibi kıl" anlamında "Edep Ya Hu!.." yazan bir levha asılıdır. Bazen de Arap harfleriyle hat olarak yazılmıştır bu levha. Edep nedir? Ehl-i Tasavvuf, edebe neden bu kadar çok önem verirler? Edep üzerinde neden bu kadar çok durulur?

Evet, edep bir insan için çok şeydir... Hatta her şeydir. "Edep", bir insanı insan yapan, onu hayvanlardan da aşağı mertebelere düşüren kötü davranışlardan arındırarak olgun bir insan haline getiren ilahi meziyetlerin tamamını anlatan bir terimdir. Davranış güzelliğidir. Kâmil insanın, kalb ve davranış hallerinin bütünüdür. Ahlâk yüceliğidir. Beşinci boyutunu tamamlamış, ilahî terbiyeden geçmiş insanın halidir. Buna Mekarim-i ahlâk da denir.

Edep, insanın, Rabbinin terbiyesinden geçerek, O'nun ve değerli elçilerinin ahlâkı ile ahlâklanması sonucu ortaya çıkan bir kişilik durumdur. Edepli insan ile edepsiz insan arasındaki fark; olgun insan ile, kaba ve ham insan arasındaki farktır. Edep, sürekli nefsinin arzuları peşinde koşması nedeniyle hep telaşlı ve aceleci olan, acımasız, açgözlü ve hasis, daima kendi tarafına yontan, bencil, sert ve haşin, sabırsız, sözünde durmaz ve sözlerine güvenilmez olan ham bir insanın; işlerinde acele ve telaş olmayan, mütevekkil, olgun, merhametli, cömert, adaletli, ihsan sahibi, sabırlı, yumuşak huylu, ağırbaşlı, doğru sözlü, latif bir varlık haline gelmesi demektir. Kısaca edepli insan, "gerçek insan" dır. Rabbinin, yeryüzündeki halifesidir.


# Edep, itaat ile başlar

Değerli kardeşim; edep, itaat ile başlar. İtaat bir başeğme, bir teslimiyet halidir. İtaat, başkalarının isteklerine tabi olmak, onların arzu ve buyrukları ile hareket etmek, onlara teslim ve tabi olmak demektir.

Daha bu satırları okur okumaz, eminim, içinizde bir infial uyanmıştır. Eminim ki başkalarının arzu ve buyrukları ile hareket etmenin verdiği manevi sıkıntıları, sözünü etmekle bile, daha şimdiden ruhunuzda yaşamaya başlamışsınızdır. Gerçek alemde sıkıntı veren şeylerin, hayalleri de, işte böyle aynı şekilde insana sıkıntı verir. Gerçekten, kişilik sahibi bir insan için katlanılması en zor şey, başkalarına tabi olmaktır. Çünkü kişilik sahibi olmak, bir bakıma, rey ve irade sahibi olmak, kendi isteklerine göre hareket etmek, kendi başına buyruk olmak demektir. Halbuki başkalarına tabi olmada, bir küçük düşme, bir eziklik, insan kişiliğinde bir zedelenme vardır. Onun için birçok ham insan, kendi istekleri olmadığı ve başkalarının isteklerine göre hareket etmek durumunda kaldıkları zaman korkunç şekilde hırçınlaşırlar. Daha önceki yazılarımdan birinde de söylemiştim; insanın iyisi kötüsü, onun isteklerini yerine getirmediğiniz zaman anlaşılır. Birçok insan kendi isteklerini yerine getirdiğiniz sürece gayet iyidirler, ama bir kere isteklerini yapmayacak olsanız hemen size darılır, size kızar, kötü kötü bakmaya başlarlar. Hatta bazen daha ileri giderek size kinlenir, sizden nefret eder, olmadık sözleri söylerler. Bütün bunların sebebi biraz önce sözünü ettiğim, kişilik zedelenmesidir. Kişinin başına buyrukluğunun men edilmesi, sınırlandırılmasıdır.

Değerli kardeşim; işte bu kişilik zedelenmesi, kişinin bu başına buyrukluğunun men edilmesi ve sınırlandırılması, nefis terbiyesinin esasını oluşturur. Nefis terbiyesi, bir kişilik terbiyesidir. Daha doğru bir ifade ile, insanı her istediğini yapmaya iten, başına buyrukluğa iten, o sebeple de ona olmadık süfli işleri yaptıran bu insanî kişiliğin yok edilerek, onun yerine Rabbinin iradesine tabi bir ilahî kişiliğin yerleştirilmesidir. İnsan ancak ondan sonra olgun bir insan haline gelir.


# Başına buyruk insan, ham bir insandır

Yetişmesi sırasında isteklerine herhangi bir sınır getirilmemiş, her istediği yapılmış, başına buyruk bir insan, ham bir insandır. Canının her istediğini yapmaya çalışır. Hep kendi arzu ve istekleri olsun ister. Katiyen başkalarını düşünmez. Bu insan ancak, isteklerine bir sınırlama getirilmeye, ya da başkalarının arzu ve isteklerine uymaya zorlandığı zaman yavaş yavaş olgunlaşmaya başlar. Ülkemizde, bir üniversiteyi bitirmiş olsa bile, çoğu zaman, askerliğini yapmamış ve evlenmem]iş insana olgun bir insan gözüyle bakmazlar. Gerçekten de bu iki kurumun, yani askerliğin ve evliliğin, kişiler üzerindeki olgunlaştırıcı etkisi inkar edilemez. Bunun da en önemli sebebi, kişilerin bu kurumlarda başkalarının isteklerine tabi olmayı öğrenmeleridir.

Onun için, iyi bir çocuk terbiyesinin esası, ona edebi öğretmek, yani hep kendi arzularına göre hareket etmemesini, başkalarının ihtiyaçlarını da düşünmesini, paylaşmasını, zaman zaman başkalarının isteklerine göre de hareket etmesini öğretmektir.


# Yok olmak

Değerli okuyucularım;

"Akıl" sahibi bir insan, herkesten farklı düşüncelere, herkesten farklı isteklere, herkesten farklı rey ve iradeye sahip olan bir insandır. Böyle olmak insana, yaşadığı toplum içinde, herkesten ayrı bir "kişilik" kazandırır. Fakat bu durum, aynı zamanda, insanı başına buyruk olmaya iten, onu kendi süfli arzu ve isteklerine tabi olmaya yönelten, ve bu yolla başına bir sürü sıkıntıların gelmesine yol açan bir durumdur. Eğer ilahi terbiyeden geçerek ilahi meziyetleri kazanamamış olursa, böyle bencil bir kişilik, hem o insanın, hem de onun içinde bulunduğu toplumun felaketi olur. Çevrenize şöyle bir bakınız. Olup biten olayları hatırlamaya çalışınız. Toplumları sarsan birçok hazin olaylar, hep bu tür bencil kişiliklerin marifetidir. İnsan bu durumdan ancak, beşinci boyutta, bu bencil kişiliğini terkederek, onun yerine Rabbinin önerdiği yeni bir özgeci kişiliğe sahip olmak suretiyle selamete çıkar. İşte insanın, kendi rızası ile, kendi rey ve iradesinden vazgeçerek, bu insanî kişiliğinin, kişinin davranışlarında etkisiz hale gelmesi olayına tasavvufta "yok olmak" denir. Bu manevî bir yok oluştur.

Yok olmak, kendi arzu ve isteklerinden, yani kendi kişiliğinden (benliğinden) vazgeçmektir. Bu kişi kendi isteklerinden vazgeçtikten sonra kimin iradesine tabi olursa, kendi kişiliğini onun kişiliğinde eritmiş, ya da tabi olduğunun kişiliğine bürünmüş olur. Çünkü o kişi artık kendi kişiliği, kendi arzu ve istekleriyle değil, tabi olduğu kişinin istekleriyle hareket etmektedir. Buna tasavvuf eğitiminde fena (yokluk) makamı denir.


# Fena makamının üç mertebesi

Fena makamının, tam bir olgunluk hasıl olana kadar geçen, üç mertebesi vardır:

İlk aşamada kişinin kendi isteklerinden vazgeçip irşad için kendisine teslim ve tabi olduğu Mürşid-i kâmilin isteklerine uyması gerekir ki buna Fena fiş-Şeyh (Mürşid-i kâmilde yok olma) makamı denir. Derviş Yunus kendi açısından bu durumu, "Taptuğun tapusunda, kul olduk kapusunda" diye ifade etmiştir. Bu aşamada kişi, tabi olduğu mutasavvıfın bir dediğini iki etmemeye çalışır.

İkinci olarak kişinin Rasulullahın isteklerine tabi olması gerekir ki buna da Fena fir-Rasul (Rasulullahta yok olma) makamı denir. Bu makamda kişi Rasulullahın yaşayışını kendi yaşayışına bir örnek ittihaz ederek onun her isteğine aynen riayet etmeye ve Rasulullahın isteklerinin bir mm bile dışına çıkmamaya çalışır.

Üçüncü olarak kişinin Allahü Tealâ'nın teklif, istek ve buyruklarına aynen tabi olması gerekir ki buna da Fena fillah (Allahü Tealâ'da yok olma) makamı denir. Bu makamdaki kişi artık Rabbinin bütün teklif, istek, buyruk ve yasaklarını en ince ayrıntılarına kadar öğrenerek onlara tabi olmaya, onların bir mm bile dışına çıkmamaya çalışmaktadır. Bu makamdaki bir kişi, artık, istediğini Allah için istemekte, söylediğini Allah için söylemekte, yaptığını Allah için yapmaktadır.


# Tam teslimiyet

Böylece Rabbine tam bir teslimiyet halinde olan bir kulun davranışları, tamamen, Rabbinin arzusuna uygun bir duruma gelir. Bu aşamadan sonra o aciz kuldan sadır olan her istek, Rabbinin isteği; ondan sadır olan her bakış, Rabbinin hak nuru ile bir bakış; ondan sadır olan her hareket, Rabbinin ve elçilerinin ahlâkına uygun bir davranış olur. Bir başka ifade ile, Allahü Tealâ'nın meziyetleri o aciz kulda tecelli etmeye başlar; Allahü Tealâ hazretleri o kulun adeta gören gözü, işiten kulağı olur. Allahü Tealâ bu durumu Hadis-i Kudsîde şu şekilde ifade etmiştir:

"Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum." [Buharî, Rikâk, 38]

Değerli kardeşim; Rabbinin iltifatına mazhar olan böyle bir kul, edepte ve olgunlukta artık doruğa ulaşmış bir kuldur. Tabii böyle bir hal, çok çetin bir nefis terbiyesi sonunda Allahü Tealâ'nın yardımıyla elde edilmiş bir haldir ve herkese nasip olmaz. Allah (c.c.), hepimizi, böyle insan-i kâmil haline gelerek yaşamını sürdüren ve o hal üzere yaşamını sonlandıran kullarından eylesin. Hepimize son nefeslerimizde iman selameti ihsan eylesin.

Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş